ELBİRLİGİ İLE İNSANLIĞİ BİTİRDİK.
ELBİRLİGİ İLE İNSANLIĞİ BİTİRDİK.
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız,
Bir siyasetçi, gazeteci ve yazar olarak yıllardır toplumun içinde, insanlarla yan yana, onların dertlerini dinleyerek, sevinçlerine ve sıkıntılarına ortak olarak hayatın gerçeklerini gözlemliyorum. İnsanları tanımak, toplumu anlamak ve olayların perde arkasını görebilmek için yalnızca konuşmak değil, yaşamak ve tecrübe etmek gerekir. Ben de yıllar içerisinde edindiğim tecrübelerle insanın karakterini, davranışlarını ve niyetlerini daha iyi anlama fırsatı buldum.
Ne yazık ki bugün toplum olarak ciddi bir ahlaki ve vicdani yozlaşmanın içerisindeyiz. Merhametin azaldığı, vefanın unutulduğu, dürüstlüğün değer kaybettiği, çıkar ilişkilerinin insan ilişkilerinin önüne geçtiği bir dönemden geçiyoruz. Herkes başkasının yanlışını konuşuyor ama çok az insan dönüp kendisine şu soruyu soruyor: Ben ne yapıyorum, nasıl bir insan oluyorum?
Hayatım boyunca birçok insana imkânlarım ölçüsünde yardımcı oldum. Darda kalanın elinden tutmaya, derdi olanı dinlemeye, sorun yaşayanın yükünü hafifletmeye gayret ettim. Fakat zamanla çok acı bir gerçekle de karşılaştım: Bazı insanlar yapılan iyiliğin kıymetini bilmediği gibi, kendisine uzatılan yardım elini tuttuktan sonra dönüp o eli incitebiliyor. Dün yanında olanı bugün yok sayabiliyor, kendisine yapılan iyiliği unutup nankörlük edebiliyor.
İnsanı en çok yaralayan da budur. Çünkü insan, düşmanından gördüğü kötülüğe bir ölçüde hazırlıklıdır; fakat iyilik yaptığı birinden vefasızlık görmek, insanın yüreğinde derin bir iz bırakır.
İyiliğin karşılığını beklemek başka, yapılan iyiliği inkâr etmek başkadır. Hiç kimse yaptığı iyilik karşılığında bir insanın kendisine borçlu kalmasını beklememelidir. Ancak insanlık, kendisine uzatılan yardım elini unutmamayı, en azından iyilik yapan kişiye kötülük etmemeyi gerektirir. Vefa, insanın karakterini gösteren en önemli değerlerden biridir.
merhamet azaldı, çıkar ilişkileri çoğaldı
Bugün insanların önemli bir bölümü ilişkilerini menfaat üzerinden kuruyor. İşleri düştüğünde arayanlar, ihtiyaçları olduğunda kapımızı çalanlar, işleri görüldükten sonra bizi tanımaz hâle geliyor. Dostluklar çıkarla ölçülüyor, samimiyet hesaplara kurban ediliyor, insanlar birbirlerini karakterlerine göre değil, kendilerine ne sağlayabileceklerine göre değerlendiriyor.
Oysa insanı değerli kılan makamı, parası, çevresi veya gücü değildir. İnsanı değerli kılan; vicdanı, ahlakı, dürüstlüğü ve başkalarına karşı gösterdiği insani tutumdur.
Bugün başka bir insanın sıkıntısından fayda sağlamaya çalışanlar, başkasının zayıflığını kendi çıkarına dönüştürenler, işlerine gelmediğinde dün söylediklerini bugün inkâr edenler var. Daha da üzücü olanı, bazı insanların yanlış yapmaktan utanmadığı gibi yanlışlarını savunmaktan da çekinmemesidir.
Dürüst insanın kendisini açıklamak zorunda kaldığı, yalancının rahatça konuşabildiği; merhametli insanın incindiği, acımasız insanın ise hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ettiği bir anlayış, toplumun geleceği açısından ciddi bir tehlikedir.
Dünya bozulmadı; insanın değer ölçüleri bozuldu. İnsan, kendi hırslarının, çıkarlarının ve ihtiraslarının esiri oldukça yaşadığı dünyayı da çekilmez hâle getiriyor.
insan önce kendi vicdanını sorgulamalı
Herkes adaletten söz ediyor ama iş kendi çıkarına geldiğinde adaleti unutabiliyor. Herkes dürüstlük istiyor ama kendi yanlışlarıyla yüzleşmekten kaçabiliyor. Başkasının yaptığı hatayı büyütenler, aynı hatayı kendileri yaptığında çeşitli bahanelerin arkasına sığınabiliyor.
İşte asıl sorun burada başlıyor.
Ahlak, yalnızca başkalarını eleştirmek değildir. Vicdan, yalnızca kendimize yapılan haksızlıklara karşı sesimizi yükseltmek değildir. Gerçek ahlak, kimsenin görmediği yerde de doğru davranabilmektir. Gerçek vicdan ise başkasının hakkını kendi çıkarımızdan daha aşağıda görmemektir.
Halk arasında kullanılan “Kul bela istemedikçe Allah bela vermez” sözü de insana kendi davranışlarını ve tercihlerini sorgulaması gerektiğini hatırlatır. Elbette her sıkıntıyı yaşayan insanı başına gelenlerden sorumlu tutamayız. Ancak insanın kendi yanlışlarıyla, hırslarıyla ve başkalarına karşı sergilediği davranışlarla hayatını zorlaştırabileceği de bir gerçektir.
Bu nedenle insan, yalnızca başına gelenleri değil, kendi yaptıklarını da düşünmelidir. Bir başkasına zarar verirken, bir insanın hakkını yerken, kendisine güvenen birini hayal kırıklığına uğratırken bir an olsun durup düşünmelidir: Benim yaptığım doğru mu? Bir gün aynı davranışla karşılaşsam ne hissederim?
İnsan kendisini sorgulamadan toplumu düzeltemez. Herkes önce kendi kapısının önünü temizlemeli, kendi yanlışlarını görmeli ve gerektiğinde özür dilemesini bilmelidir.
vefa, ahlak ve insanlık unutulmamalı
Merhamet, güçsüzü ezmemektir. Vicdan, haksızlığa ortak olmamaktır. Ahlak, çıkarına ters düşse bile doğruyu savunabilmektir. Vefa ise insanın işi düştüğünde yanında olanları, zor gününde kendisine destek verenleri unutmamasıdır.
İnsanların birbirine güvenmediği, iyiliğin istismar edildiği, dostluğun menfaatle ölçüldüğü bir toplumda huzurdan söz etmek kolay değildir. Çünkü güven, toplumsal hayatın temelidir. Güven kaybolduğunda dostluklar zayıflar, dayanışma azalır, insanlar birbirine şüpheyle yaklaşmaya başlar.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: İyi insan olmak, herkese sınırsızca katlanmak değildir. Merhametli olmak, sürekli istismar edilmeyi kabul etmek anlamına gelmez. İnsanlara yardım etmeye devam ederken sınırlarımızı da korumalı, iyiliğimizi kötüye kullananlara karşı gereken mesafeyi koymalıyız.
Çünkü iyi insan olmak, her kötülüğe boyun eğmek değil; kötülüğe rağmen kendi insanlığını koruyabilmektir.
Başkalarının nankörlüğü yüzünden iyilikten, vicdansızlığı yüzünden merhametten, dürüst olmayanların varlığı yüzünden doğruluktan vazgeçmemeliyiz. Fakat yaşadıklarımızdan ders çıkarmalı, insanları davranışlarına göre değerlendirmeli ve güvenin sözle değil, zaman içerisinde ortaya konan tutumlarla kazanıldığını unutmamalıyız.
toplum olarak nereye gidiyoruz?
Bugün yalnızca ekonomik sıkıntıları, siyasi tartışmaları veya günlük sorunları konuşmak yeterli değildir. Asıl mesele, bütün bunların arasında insanlığımızı ne kadar koruyabildiğimizdir.
Bir toplumda insanlar birbirinin acısına duyarsız kalıyorsa, haksızlık karşısında yalnızca kendi çıkarını düşünüyorsa, iyilik yapan insan değersizleştiriliyor ve yanlış yapan hesap vermekten kaçıyorsa, burada hepimizin düşünmesi gereken ciddi bir sorun vardır.
Siyasetçi adaleti, gazeteci hakikati, yönetici sorumluluğu, vatandaş ise kendi davranışlarını sorgulamalıdır. Hiç kimse bulunduğu makamı, sahip olduğu gücü veya kişisel çıkarlarını insanlık değerlerinin üzerinde görmemelidir.
Başkalarının yanlışlarını konuşmak kolaydır. Asıl mesele, kendi yanlışlarımızla yüzleşebilmek ve onları düzeltmek için çaba göstermektir.
Artık herkes kendisine şu soruları sormalıdır: Bana yapılan iyiliklerin kıymetini biliyor muyum? Gücüm varken güçsüzü koruyor muyum? Haksız olduğumda bunu kabul edebiliyor muyum? İnsanları yalnızca işime yaradıkları zaman mı hatırlıyorum? Başkasının hakkını kendi çıkarım uğruna görmezden geliyor muyum?
Bu sorulara samimiyetle cevap vermeden toplumun düzelmesini beklemek, sorumluluğu başkalarına yüklemekten başka bir şey değildir.
son söz: insanlığımızı kaybetmeyelim
Değerli okuyucularımız,
Hayatta makamlar değişir, servet tükenir, şöhret unutulur. Bugün yanımızda olanlar yarın uzaklaşabilir. Ancak insanın karakteri, yaptığı iyilikler, verdiği zararlar ve başkalarının hayatında bıraktığı izler önemini korur.
İnsanlara yardım etmekten vazgeçmeyelim ama iyiliğimizi istismar edenlere karşı da bilinçli olalım. Merhameti elden bırakmayalım ama adaletten de ayrılmayalım. İnsanlara güvenelim ama güvenin davranışlarla kazanıldığını unutmayalım.
Çünkü merhametin olmadığı yerde insanlık yara alır, vicdanın sustuğu yerde adalet zayıflar, ahlakın önemini kaybettiği yerde güven ortadan kalkar. Vefanın unutulduğu yerde ise dostluklar çıkar ilişkilerine dönüşür.
Biz böyle bir toplum olmak zorunda değiliz. Hâlâ iyiliği büyütebilir, dürüstlüğü savunabilir, haksızlığa karşı durabilir ve birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenebiliriz. Bunun için önce başkalarının değişmesini beklemekten vazgeçip kendimizden başlamalıyız.
Unutmayalım ki insanın gerçek büyüklüğü, kaç kişiye hükmettiğiyle değil, kaç insanın gönlüne dokunduğuyla ölçülür. Gerçek zenginlik, sahip olduklarımızdan çok paylaşabildiklerimizde; gerçek güç ise başkalarını ezmekte değil, gücümüz varken adaletli kalabilmektedir.
Artık herkes aynaya bakmalı ve kendisine sormalı: Ben nasıl bir insanım? İnsanlara ne veriyorum? Ardımda nasıl bir iz bırakıyorum?
Çünkü dünya, önce insanın kendisine çeki düzen vermesiyle güzelleşir.
Dünya bozulmadı, insan bozuldu. Şimdi yeniden vicdanımıza, ahlakımıza, merhametimize ve insanlığımıza sahip çıkma zamanıdır.
Vesselam.
Nevzat AKSOY
