Dolar 49,5992
Euro 55,6878
Altın 6.556,05
BİST 11.577,12
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Trabzon 19°C
Hafif Yağmurlu
Trabzon
19°C
Hafif Yağmurlu
Çar 19°C
Per 19°C
Cum 20°C
Cts 20°C
YEŞİLYURT
GARDEN
Düğün Salonu
%40
İNDİRİM
2027 Düğün Fiyatları
Hafta İçi
Full Düğün
85.000 TL
Hafta Sonu
Full Düğün
90.000 TL

Aslan Yeşilyurt
0533 768 56 76
Metin Yeşilyurt
0507 518 28 58
Kampanya
Sezon Sonuna
Kadar Geçerlidir!
HEMEN ARA

FAİLİ BELLİ CİNAYETLER DURUM TESPİT VE ANALİZ RAPORU:

FAİLİ BELLİ CİNAYETLER DURUM TESPİT VE ANALİZ RAPORU:
11 Eylül 2026 13:08
2.553
A+
A-

TÜRKİYE’NİN KARANLIK SUİKASTLERİ, İSTİHBARAT AĞLARI VE DEVLET İÇİ TAŞERONLAR…
Devlet İçindeki Örgütsel Yapılanmalar, Uluslararası İstihbarat Bağlantıları ve Türkiye’nin Cevapsız Soruları…

Bilgi özeti buradadır.

GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yakın tarihi boyunca çok sayıda siyasi cinayete, suikasta, şüpheli ölüme ve faili meçhul olaya sahne olmuştur.
Bu cinayetlerin bir kısmı yıllar içerisinde çeşitli yönleriyle aydınlatılmış, bazı failler hakkında mahkûmiyet kararları verilmiş, bazı dosyalarda ise soruşturmalar sonuçsuz kalmış veya kamu vicdanını tatmin etmeyen biçimde kapanmıştır.
Ancak bugün artık yalnızca şu soruyu sormak yeterli değildir: “Tetiği kim çekti?” Asıl sorulması gereken sorular çok daha kapsamlıdır: Hedef kimdi? Neden hedef seçildi? Hedef hakkında kim bilgi topladı? Devlet içerisinden kimler bilgi sağladı? Cinayetin gerçekleşmesinde hangi kamu görevlilerinin ihmali, ihmalkârlığı veya bilinçli katkısı oldu? Cinayetin ardından soruşturmayı kim yönlendirdi? Hangi deliller kayboldu veya etkisiz hale getirildi? Kamuoyuna hangi anlatı sunuldu? Cinayetten sonra hangi siyasi ve stratejik sonuç ortaya çıktı?
Ve belki de en önemli soru: Bu cinayetten kim veya kimler fayda sağladı?
Bu raporun temel yaklaşımı şudur:
Türkiye’deki bazı siyasi cinayetler, yalnızca münferit tetikçilerin veya sıradan suç örgütlerinin eylemleri olarak değerlendirilemez. Bu cinayetlerin bir bölümünde devlet içerisindeki bazı unsurların kullanıldığı, kamu kurumları içerisindeki örgütsel yapılanmalardan yararlanıldığı ve bu yapıların uluslararası istihbarat bağlantılarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Burada özellikle FETÖ yapılanması üzerinde durulması gerekmektedir.
FETÖ’nün devletin kritik kurumlarında yıllar boyunca örgütlendiği ve 15 Temmuz 2016’dan önce de devlet içerisinde geniş bir kadrolaşma gerçekleştirdiği artık tartışma konusu değildir. Dolayısıyla “FETÖ 2016’da ortaya çıktı…” şeklindeki yaklaşım tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
15 Temmuz 2016, bu yapılanmanın ortaya çıktığı tarih değil; devlet içerisindeki örgütlü yapısının silahlı bir kalkışmayla açık biçimde ortaya çıktığı tarihtir.
Bu nedenle 1990’lı yıllarda ve 2000’li yılların başında meydana gelen siyasi cinayetler incelenirken, o dönemlerde devlet kurumlarında görev yapan kişilerin daha sonra FETÖ bağlantıları ortaya çıkmışsa, bu bağlantıların geçmişteki olaylarla ilişkisi mutlaka araştırılmalıdır.
Ancak burada yalnızca FETÖ’ye bakmak da yeterli değildir.
Türkiye’nin yakın tarihindeki siyasi cinayetlerin arka planında CIA, İngiliz İstihbaratı ve İsrail İstihbaratı başta olmak üzere uluslararası istihbarat yapılanmalarının Türkiye’deki faaliyetlerinin de mutlaka araştırılması gerektiğidir.
Çünkü Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle onlarca yıldır uluslararası istihbarat servislerinin yoğun faaliyet alanlarından biri olmuştur.
Bu nedenle siyasi cinayetleri sadece iç politika çerçevesinde değerlendirmek, olayların uluslararası boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelir.

BİRİNCİ BÖLÜM
1. GİRİŞ VE TARİHSEL PERSPEKTİF: İSTİHBARAT SAVAŞLARINDA “DELİL” GERÇEĞİ
Devletin kılcallarına sızmış şebekelerin (FETÖ) ve küresel istihbarat servislerinin (CIA, MOSSAD, MI6) organize ettiği siyasi suikastlerde klasik adli vakaların “somut delil” mantığıyla neticeye ulaşılamaz. Bu operasyonların doğası gereği bizzat delillerin yok edilmesi, belgelerin karartılması ve sahte delil üretimi eylemin asli parçasıdır. Dolayısıyla profesyonelce kurgulanmış “delilsizlik”, aslında arkadaki istihbarat aklının en somut göstergesidir.
Bu yapının Türkiye’deki faaliyetlerini yalnızca 2000’li yıllara hapsetmek büyük bir yanılgıdır. Bu yapı halen masonik yapı ve kişiler dahil, işbirlikçi tüm çevrelerle çalışmaktadır. Maalesef mevcut tarikat, cemmat, siyâset, STK’na da sızarak parallel yapı oluşturmuş, faaliyetlerine geçmişten daha sinsi olarak devam etmektedir.
• Fethullah Gülen yapılanmasının devlet kurumlarına sızma süreci 1960’ların sonuna kadar uzanmaktadır.
• Bu günde gündemde olan Enver Altaylı (1944 doğumlu) gibi yabancı istihbarat unsurlarıyla doğrudan irtibatlı figürlerin varlığı; 1970’ler, 80’ler ve 90’lar boyunca Türkiye aleyhine yürütülen örtülü operasyonların kesintisiz bir hatta ilerlediğini kanıtlamaktadır.
• Bu süreçte işlenen cinayetler “faili meçhul” değil; devlet içine çöreklenmiş emniyet, jandarma, yargı ve istihbarat kadroları eliyle yürütülen “Faili Malum” tasfiye hareketleridir.
2. PSİKOLOJİK HARP VE HEDEF SAPTIRMA DOKTRİNİ
Suikastlerin ardından sahneye konulan manipülasyon stratejisi hep aynı şablonu izlemiştir:
• Uğur Mumcu, Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu cinayetlerinde suikastin faturası anında İslamî kesimlere, Türk Milliyetçileri’ne veya İran’a kesilmiştir.
• Bu hedef saptırma taktiğiyle hem toplumun sinir uçları kaşınarak kutuplaşma derinleştirilmiş hem de cinayetin asıl planlayıcısı olan ABD, İngiltere, İsrail ve içerideki taşeronları FETÖ perdenin arkasında dokunulmaz kılınmıştır.
3. FAİLİ MEÇHUL KAVRAMINI YENİDEN DÜŞÜNMEK
“Faili meçhul” kavramı, Türkiye’de çoğu zaman cinayeti gerçekleştiren kişinin bilinmemesi anlamında kullanılmaktadır.
Oysa siyasi cinayetlerde gerçek sorumluluğun ortaya çıkarılması bundan çok daha geniş bir araştırmayı gerektirir.
Bir cinayetin tetikçisinin bulunması, cinayetin arkasındaki bütün yapının ortaya çıkarıldığı anlamına gelmez.
Örneğin bir siyasi suikastta şu zincirin tamamı araştırılmalıdır:
Hedef belirleme → istihbarat toplama → hedefin izlenmesi → devlet içerisindeki bilgi kaynakları → operasyon hazırlığı → tetikçi → cinayet → olay yeri → delil yönetimi → soruşturma → soruşturmanın yönlendirilmesi → medya ve kamuoyu algısı → siyasi sonuç.
Bu zincirin yalnızca bir halkasının ortaya çıkarılması, cinayetin bütün boyutlarıyla aydınlatıldığı anlamına gelmez.
Bu nedenle Türkiye’de artık “faili meçhul” kavramının da yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bazı cinayetlerin failleri aslında çeşitli ölçülerde bilinmektedir.
Ancak faillerin arkasındaki organizasyon, azmettiriciler, devlet içerisindeki bağlantılar, uluslararası ilişkiler ve cinayetten sonra yürütülen örtbas veya algı operasyonları bütünüyle ortaya çıkarılmamıştır.
Bu nedenle daha doğru kavram şudur: “Failleri ve bağlantıları bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmamış siyasi cinayetler.” Türkiye’nin önündeki görev, işte bu dosyaları bütün boyutlarıyla yeniden değerlendirmektir.

İKİNCİ BÖLÜM
DEVLET İÇİNDEKİ ÖRGÜTLENMELER…
Bir devletin en büyük zaaflarından biri, kendi kurumlarının içerisinde başka bir hiyerarşiye bağlı yapıların oluşmasıdır.
Devletin emniyetinde, yargısında, ordusunda, istihbaratında veya diğer kritik kurumlarında görev yapan kişiler, devletin hukukundan ve amirlerinden ziyade başka bir örgütsel yapının talimatları doğrultusunda hareket etmeye başlarsa ortaya yalnızca bir personel problemi çıkmaz.
Devlet güvenliği problemi ortaya çıkar. FETÖ yapılanmasının yıllar içerisinde devletin çeşitli kurumlarında oluşturduğu kadrolaşma bunun en açık örneklerinden biridir. Bu nedenle geçmiş siyasi cinayetler incelenirken şu sorular mutlaka sorulmalıdır: O tarihte olayla ilgili hangi kamu görevlileri görev yapıyordu? Bu kişilerin daha sonraki örgütsel bağlantıları ortaya çıktı mı? Cinayet öncesinde elde edilen istihbarat bilgileri kimlerin elinden geçti? Bu bilgiler ilgili makamlara ulaştırıldı mı? Ulaştırılmadıysa neden? Cinayetin ardından görev yapan soruşturmacılar kimlerdi? Bu kişiler daha sonra herhangi bir örgütsel yapılanmayla ilişkilendirildi mi? Soruşturmanın yönünü değiştiren kararları kim aldı? Hangi deliller araştırılmadı? Hangi deliller kayboldu? Kimler bu soruşturmalardan fayda sağladı? Bu soruların sorulması devlet düşmanlığı değildir. Tam tersine, devleti korumaktır. Çünkü devletin içerisine sızmış bir örgütü ortaya çıkarmak, devlete zarar vermek değil; devletin bağımsızlığını korumaktır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: FETÖ’NÜN TARİHSEL KONUMU VE ULUSLARARASI İSTİHBARAT BOYUTU
Bazı çevrelerde hâlâ “2000’li yıllarda FETÖ vardı da 1990’larda var mıydı?” şeklinde bir yaklaşım bulunmaktadır. Bu yaklaşım son derece yanlıştır. Fethullah Gülen yapılanmasının kökleri çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Dolayısıyla 1990’lı yıllardaki olayları incelerken, “o tarihte FETÖ yoktu” demek tarihsel gerçekliği reddetmek olur.
Benim kanaatim, FETÖ yapılanmasının Türkiye’deki devlet kurumlarına sızma ve kadrolaşma faaliyetlerinin uluslararası istihbarat bağlantılarından bağımsız ele alınamayacağı yönündedir. Özellikle CIA ile ilişkiler bakımından Enver Altaylı dosyası son derece dikkat çekicidir.
Enver Altaylı hakkında siyasi ve askeri casusluk ile FETÖ üyeliği suçlarından mahkûmiyet kararı verilmiş; dava dosyasında CIA görevlileriyle ilişkileri ve istihbarat faaliyetlerine ilişkin materyaller ele alınmıştır. Bu tablo, Türkiye’deki bazı devlet içi yapılanmalar ile uluslararası istihbarat ilişkilerinin ayrıca incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Benim değerlendirmeme göre CIA’nın Türkiye’deki en önemli aparatlarından biri FETÖ yapılanması olmuştur. Bu ilişki yalnızca geçmişe ait bir tartışma olarak görülmemelidir.
Türkiye’nin siyasi cinayetleri incelenirken FETÖ–CIA ilişkisi, devlet içerisindeki kadrolaşma ve uluslararası istihbarat bağlantıları birlikte değerlendirilmelidir. Aynı şekilde İngiliz istihbaratı ve İsrail istihbaratının Türkiye’deki faaliyetleri de göz ardı edilmemelidir.
Türkiye’nin yakın tarihindeki siyasi cinayetlerde uluslararası istihbarat bağlantılarının araştırılması, bu ülkelerin herhangi birinin otomatik olarak her cinayetin faili ilan edilmesi anlamına gelmez. Buradaki mesele şudur:
Türkiye’ye karşı yürütülen istihbarat savaşlarında hangi yerli aktörler kullanılmıştır? Devlet içerisindeki hangi unsurlar bu faaliyetlere aracılık etmiştir? Hangi siyasi cinayetlerde bu yapıların rolü bulunmaktadır? Bu soruların cevabı verilmelidir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: DOSYA BAZLI VAKA VE FAİL ANALİZLERİ
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Gaffar Okkan, Hulusi Sayın, Abdi İpekçi, cem Ersever, kazım Çillioğlu, bahtiyar Aydın gibi bir çok insanımız faili meçhul cinayetlerle katledildiler. Aşağıda son dönem cinayetlerin bazılarını ayrıca yazma gereği duydum.

MUHSİN YAZICIOĞLU CİNAYETİ
Muhsin Yazıcıoğlu’nun 25 Mart 2009 tarihinde hayatını kaybetmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük siyasi ve vicdani yaralardan biridir. Yıllardır kamuoyunun zihninde çok sayıda soru bulunmaktadır.
Ancak 2026 yılında bu dosyada son derece önemli gelişmeler yaşanmıştır.
Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda soruşturmanın FETÖ organizasyonu ihtimali üzerinden derinleştirildiği, dosyada FETÖ yapılanmasına işaret eden ciddi deliller bulunduğu ve çok sayıda şüpheli hakkında işlem yapıldığı açıklanmıştır.
Bu gelişme son derece önemlidir.
Çünkü yıllardır kamuoyunda tartışılan bir husus artık devletin adli soruşturmasının da konusu haline gelmiştir.
Muhsin Yazıcıoğlu cinayeti konusunda Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik açık bir sitemim bulunmaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanım;
Türkiye’nin her kesiminden insanın yüreğini yakan Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünden gerçekten devletin en üst makamlarının haberi olmadı mı?
Devletin içerisindeki bazı unsurlar böyle bir organizasyonu gerçekleştirecek kadar güç kazanmışsa, bu yapılanmanın devletin en üst makamlarından nasıl saklanabildiği sorusu da mutlaka cevaplanmalıdır.
Eğer devletin içerisinde böyle bir yapı vardı ve devletin en üst makamlarına bilgi ulaştırılmadıysa, bu başlı başına bir devlet güvenliği problemidir. Eğer bilgi ulaştırıldıysa ve gereği yapılmadıysa, bu da ayrıca araştırılması gereken bir sorumluluk alanıdır.
Benim kanaatim şudur: Muhsin Yazıcıoğlu cinayeti bütün boyutlarıyla aydınlatılmadan Türkiye’nin siyasi vicdanı rahatlamayacaktır. Bu cinayet, Türkiye’de sağcısıyla, solcusuyla, milliyetçisiyle, İslamcısıyla toplumun çok geniş kesimlerini yaralamıştır. Bu nedenle artık hiçbir siyasi hesap bu dosyanın önüne geçmemelidir.
• Yazıcıoğlu, emniyet ve bürokrasi içindeki gayrinizami FETÖ/Gladio ağını deşifre ettiği sırada hedefe konulmuştur. TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu kayıtlarına da yansıyan bu tespit, olayın organize bir suikast olduğunu teyit etmektedir.
• Düşen helikopterdeki hayati GPS cihazlarını ve mekanik parçaları tornavidayla sökerken görüntülenen Aydın Özsıcak ve Davut Uçum’un, 15 Temmuz darbe girişiminde Marmaris’te Cumhurbaşkanına yönelik suikast timinde yer alması tesadüf değildir.
• 2011 yılında FETÖ etkisi altındaki heyetlerin hazırladığı ve kandaki karbondioksit oranının ölümden sonra doğal arttığını iddia eden adli tıp mütalaaları çürütülmüştür. Helikopter enkazında saatlerce hayatta kalan gazeteci İsmail Güneş’in kanındaki yüzde 27’lik karbondioksit oranının kaza anında yüzde 50 bandında olduğu, kabin içine dışarıdan zehirli gaz verilerek sabotaj yapıldığı ihtimali kuvvetlenmiştir.
• Yazıcıoğlu dosyasında soruşturmayı saptıran ve delil karartan 51 farklı kamu görevlisinin FETÖ iltisakı somut olarak tespit edilmiştir.
HRANT DİNK CİNAYETİ
Hrant Dink cinayeti 19 Ocak 2007 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu cinayet de Türkiye’nin yakın tarihinin en önemli siyasi cinayetlerinden biridir.
Cinayetin öncesinde Trabzon’daki istihbarat birimleri, İstanbul Emniyeti, jandarma ve diğer güvenlik birimleri tarafından elde edilen bilgiler ile cinayetin ardından yürütülen soruşturma birlikte değerlendirilmelidir.
Hrant Dink davasında bazı kamu görevlilerinin FETÖ/PDY bağlantıları ve cinayete giden süreçteki sorumlulukları mahkeme kararlarına konu olmuştur.
Bu nedenle şu soru sorulmalıdır:
Hrant Dink cinayeti yalnızca tetikçinin eylemi olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa cinayete giden süreçte devlet içerisindeki bazı unsurların rolü de araştırılmalı mıdır?
Benim kanaatim, ikinci yolun izlenmesi gerektiğidir.
Özellikle Trabzon’daki istihbarat birimlerinden İstanbul’daki emniyet birimlerine kadar bütün zincir yeniden incelenmelidir. Ayrıca cinayetten sonra oluşturulan toplumsal atmosfer de psikolojik harp açısından değerlendirilmelidir.
“Hepimiz Hrant’ız” ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarıyla ortaya çıkan kitlesel hareketliliğin Türkiye’deki milliyetçi ve İslami hassasiyeti yüksek kesimler üzerinde meydana getirdiği siyasi ve psikolojik sonuçlar ayrıca incelenmelidir. Burada mesele Hrant Dink’in kimliğinden veya fikirlerinden bağımsızdır.
Mesele şudur: Bir siyasi cinayetin ardından toplumun belirli bir kesiminin zan altında bırakılması, cinayeti gerçekleştiren yapının hedeflediği sonuçlardan biri olabilir mi? Bu soru mutlaka araştırılmalıdır.
• Cinayet; Trabzon Emniyet İstihbaratından İstanbul Emniyeti’ne ve Jandarma İstihbarat bünyesindeki FETÖ’cü hücrelere kadar uzanan zincirleme bir tertip ile işlenmiştir. Suikast hazırlığı bilindiği halde cinayete bilerek “yol verilmiştir”.
• Cinayetin hemen ardından başlatılan “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz” kampanyaları ile Türk milliyetçileri ve muhafazakar kesim toptan zan altında bırakılmış, faili planlayan FETÖ’cü polis şefleri ise kamuoyunda “cinayeti aydınlatmaya çalışan kahramanlar” kisvesine büründürülmüştür.
• Tetikçiye cinayet öncesi ve sonrası bayrak önünde fotoğraf çektiren istihbarat unsurlarının, devleti ve milliyetçi hassasiyeti zan altında bırakmak üzere kurgulanmış bir operasyonun parçası olduğu yargı kararlarıyla da sabit hale gelmiştir.
DOÇ. DR. NECIP HABLEMITOĞLU CİNAYETİ
Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde Ankara’da öldürülmüştür.
Hablemitoğlu’nun FETÖ yapılanması hakkında yürüttüğü araştırmalar ve ortaya koyduğu bilgiler, cinayetin arka planının anlaşılması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Bu dosyada da artık çok önemli bir hukuki gelişme bulunmaktadır.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan ve mahkemece kabul edilen iddianamede Fetullah Gülen, Mustafa Özcan, Aydın Köstem ve Enver Altaylı cinayeti tasarlayarak öldürmeye azmettirmekle suçlanmış; Levent Göktaş, Ahmet Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek ise cinayeti gerçekleştirmekle suçlanmıştır.
Bu nedenle Hablemitoğlu cinayeti, FETÖ’nün geçmişteki siyasi cinayetlerle bağlantısının araştırılması bakımından son derece önemli bir dosyadır.
Ancak dosyanın bir başka boyutu daha vardır.
Ergenekon soruşturmaları döneminde Hablemitoğlu dosyasının başka dosyalarla birleştirilmesi ve soruşturmanın farklı bir eksene taşınması ayrıca incelenmelidir.
Zekeriya Öz döneminde yürütülen soruşturma ve yargı süreçlerinin bu dosyanın gerçek faillerine ulaşmayı engelleyip engellemediği de araştırılmalıdır.
Bir cinayeti araştıran yapı daha sonra devlet içerisinde örgütlü bir yapılanmanın parçası olarak ortaya çıkmışsa, o soruşturmanın kendisi de araştırılmalıdır.
Bu nedenle Hablemitoğlu dosyası yalnızca bir cinayet dosyası değildir.
Aynı zamanda Türkiye’nin karşı-istihbarat tarihinin en önemli dosyalarından biridir.
• Örgütün devletteki kadrolaşmasını belgeleyen “Köstebek” kitabının basımını engellemek için FETÖ tepe yöneticilerinden Mustafa Özcan’ın 250 bin dolar teklif ettiği tanık beyanlarıyla dava tutanaklarına geçmiştir.
• Dönemin örgüt içi hiyerarşisinde “Emniyet İmamı” olarak bilinen Kemalettin Özdemir (KÖZ) ve Emniyet/Istihbarat Kadroları, cinayetin hazırlık ve örtbas sürecinde başat rol oynamıştır.
• Soruşturma dosyası kasten akamete uğratılmış, firari savcı Zekeriya Öz tarafından Ergenekon torbasına atılarak delilleri karartılmış ve dosyanın içi boşaltılmıştır. Halen de cinayetle hiç alakası olmayan asker şahıslara media manipülasyonları ile yıkılmaya çalışılmaktadır.
UĞUR MUMCU CİNAYETİ VE İRAN PERDESİ
Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 tarihinde Ankara’da öldürülmüştür. Cinayetin ardından İran bağlantısı kamuoyunda geniş biçimde gündeme getirilmiştir.
Umut Davası kapsamında Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu yapılanmasına ilişkin mahkûmiyet kararları verilmiş ve İran bağlantısına ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır. Bu hukuki gerçek elbette dikkate alınmalıdır.
Ancak şu soru da sorulmalıdır: Bir cinayetin görünen failleri hakkında hüküm verilmesi, cinayetin bütün stratejik arka planının ortaya çıkarıldığı anlamına gelir mi? Benim kanaatimce gelmez.
Uğur Mumcu’nun araştırdığı konular, PKK’nın uluslararası bağlantıları, terör örgütlerinin dış destekleri ve Türkiye üzerindeki istihbarat faaliyetleri dikkate alınarak cinayet yeniden daha geniş bir perspektifle değerlendirilmelidir. İran bağlantısı araştırılırken ABD, İngiltere ve İsrail başta olmak üzere bölgedeki diğer istihbarat servislerinin faaliyetleri de araştırılmalıdır. Çünkü istihbarat savaşlarında bir aktörün varlığı, diğer aktörlerin olmadığı anlamına gelmez.
Bir siyasi cinayet farklı istihbarat aktörlerinin farklı amaçlarının kesiştiği bir operasyon da olabilir. Türkiye’nin bu ihtimalleri araştırmaktan çekinmemesi gerekir.
• Cinayet kamuoyuna “İran destekli radikal dinci örgütler” teziyle yutturulmaya çalışılmıştır.
• Mumcu, katledilmeden hemen önce 7 Ocak 1993’te kaleme aldığı “Mossad ve Barzani” yazısında ve üzerinde çalıştığı “Kürt Dosyası” çalışmasında; PKK terör örgütü ile İsrail, ABD ve İngiliz istihbarat servislerinin karanlık ilişkilerini deşifre ediyordu.
• Aracına yerleştirilen profesyonel C-4 düzeneğinin niteliği ve havalimanı kayıtlarının karartılması gibi hamleler, yabancı bir servisin içerideki iş birlikçileriyle gerçekleştirdiği cerrahi bir operasyonu işaret etmektedir.
ORG. EŞREF BİTLİS PAŞA SUİKASTİ
EŞREF BİTLİS: TÜRKİYE’NİN BÖLGESEL STRATEJİSİNİN ÖNÜNDEKİ GENERAL
Orgeneral Eşref Bitlis’in 17 Şubat 1993 tarihinde hayatını kaybetmesi, Türkiye’nin yakın tarihinin kanayan yaralarından biridir. Eşref Bitlis’in Güneydoğu politikası, Kuzey Irak yaklaşımı, Türkmenler ve Kürtlerle ilişkileri ve bölgesel güvenlik anlayışı bugün dahi önemini korumaktadır. Bitlis, Türkiye’nin çevre coğrafyada kendi milli çıkarları doğrultusunda etkin olması gerektiğini savunan bir Türk generalidir.
Bugün Türkiye’nin Kuzey Irak, Türkmenler ve Kürtlerle ilgili yürüttüğü politikalar dikkate alındığında, Bitlis’in yıllar önce ortaya koyduğu yaklaşımın stratejik öneminin daha iyi anlaşıldığı kanaatindeyim. Uçağının düşmesiyle ilgili soruşturma yürütülmüş; sabotaj konusunda somut bir delile ulaşılamadığı gerekçesiyle dosya sonuçlandırılmıştır. Ancak hukuki olarak bir soruşturmanın kapanmış olması, kamu vicdanındaki bütün soruların ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Özellikle Türkiye’nin bölgesel politikalarında önemli değişimlerin yaşandığı bir dönemde hayatını kaybeden bir generalin ölümü, Türkiye’nin stratejik hafızası içerisinde mutlaka yeniden değerlendirilmelidir.
• Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı sınır ötesi güvenlik konseptini (Kuzey Irak’ta Türkiye eksenli Türkmen ve Kürt unsurları koordine ederek bölgeyi terörden arındırma stratejisi) 30 yıl önce başlatan vizyoner bir komutandır. Çekiç Güç’ün bölgedeki emperyalist faaliyetlerine doğrudan karşı çıktığı için hedef alınmıştır.
• Uçağın düşüşü resmi makamlarca hızla “motor buzlanması” denilerek kapatılmak istenmiştir. Ancak İTÜ uzmanlarının hazırladığı raporlar açıkça sabotaja işaret etmiştir.
• Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün uçuş güvenliğinin bulunmadığını belirten 037 numaralı resmi raporunun uçuştan 2,5 saat önce iletilmesine rağmen sümen altı edildiği; kazanın ardından komuta kademesinin yüzde 40 olan idari kusurunun baskılarla yüzde 5’e indirildiği bizzat heyet üyelerince ifşa edilmiştir.
ASELSAN MÜHENDISLERI VE ISPARTA UÇAK KAZASI: TÜRKİYE’NİN STRATEJİK TEKNOLOJİLERİ
ASELSAN’da görev yapan bazı mühendislerin şüpheli ölümleri yıllardır kamuoyunun gündemindedir. Hüseyin Başbilen, Evrim Demir, Hasan Balıkçı ve diğer ASELSAN mühendislerinin ölümleri konusunda çeşitli iddialar ortaya atılmış; bazı dosyalarda ölüm şekli hakkında farklı değerlendirmeler yapılmıştır.
Burada yapılması gereken, bütün ölümleri peşinen cinayet kabul etmek değildir. Ancak Türkiye’nin stratejik savunma teknolojileri üzerinde çalışan mühendislerinin şüpheli ölümleri konusunda devletin çok daha kapsamlı bir karşı-istihbarat araştırması yürütmesi gerektiği açıktır. Çünkü savunma sanayii mühendisleri yalnızca birer kamu çalışanı değildir.
Onların üzerinde çalıştığı teknoloji, Türkiye’nin savunma bağımsızlığıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle şu konular birlikte incelenmelidir:
Teknoloji casusluğu, yabancı istihbarat faaliyetleri, personel güvenliği, kurum içi sızmalar, proje güvenliği, dijital güvenlik, yabancı temaslar, mühendislerin maruz kaldığı tehditler.
Türkiye’nin stratejik teknoloji üretim kapasitesine yönelik herhangi bir istihbarat tehdidi, doğrudan milli güvenlik tehdididir. Bu nedenle ASELSAN mühendislerinin ölümleri yalnızca adli dosyalar olarak değil, Türkiye’nin stratejik teknoloji güvenliği dosyaları olarak ele alınmalıdır.
• Milli savunma sanayisinin yazılım, radar ve kripto projelerinde çalışan 14-15’ten fazla stratejik mühendisin şüpheli “intihar” veya kazalarla yaşamını yitirmesi, Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığını baltalamayı hedefleyen sistematik suikastlerdir.
• 2007 yılındaki Isparta uçak kazası; Türkiye’nin nükleer enerji bağımsızlığında devrim yaratacak toryum projesini yürüten Prof. Dr. Engin Arık ve çalışma ekibini ortadan kaldıran, arkasında derin şüpheler barındıran kritik bir sabotaj halkasıdır.
KAŞIF KOZINOĞLU ŞÜPHELI ÖLÜMÜ: YENİDEN AÇILAN DOSYA
Kaşif Kozinoğlu’nun 2011 yılında Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybetmesi uzun yıllar boyunca kamuoyunda tartışılmıştır. 2012 yılında verilen takipsizlik kararının 2026 yılında kaldırılması ve soruşturmanın yeniden başlatılması son derece önemli bir gelişmedir. Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda olay sırasında görev yapan cezaevi, jandarma ve sağlık personelinin yeniden incelendiği; bazı kişilerin gözaltına alındığı ve bir şüphelinin FETÖ firarisi olarak yurt dışında bulunduğu belirtilmiştir.
Bu gelişme, yıllardır sorduğumuz soruların ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Cezaevinin yönetimi ne yaptı? Jandarma ne yaptı? Sağlık personeli ne yaptı? Kozinoğlu neden zamanında hastaneye sevk edilmedi? Cezaevinin sağlık sistemi nasıl çalışıyordu? Olay günü görev yapan personelin örgütsel bağlantıları var mıydı? Kamera kayıtları ne gösteriyordu? Tıbbi kayıtlar ne söylüyordu? Bütün bu sorular cevaplanmalıdır. Özellikle cezaevinde görev yapan personelin yalnızca bireysel davranışları değil, varsa örgütsel bağlantıları da araştırılmalıdır.
Kozinoğlu dosyasında gündeme gelen Enver Altaylı boyutu da ayrıca incelenmelidir. Enver Altaylı’nın istihbarat geçmişi, FETÖ bağlantısı ve uluslararası ilişkileri, Türkiye’nin istihbarat tarihi bakımından başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Bu dosya yeniden açılmışken soruşturma yalnızca ölümün tıbbi sebebine indirgenmemelidir. Kozinoğlu’nun ölümü öncesi, ölüm anı ve ölüm sonrasındaki bütün süreç araştırılmalıdır.
• MİT mensubu Kaşif Kozanoğlu, cezaevinde şüpheli bir biçimde hayatını kaybetmiştir. Kozinoğlu’nu doğrudan hedef tahtasına koyan aktörlerin başında CIA ile bağı bilinen Enver Altaylı gelmektedir.
• Cezaevi yerleşkesinde tam teşekküllü bir hastane bulunmasına rağmen Kozinoğlu’nun zamanında müdahale görmemesi; dönemin cezaevi yönetimi, cezaevi başhekimi, şüpheli infaz koruma memurları ve sevkten sorumlu jandarma görevlileri hakkında kapsamlı bir soruşturma yürütülmediğini göstermektedir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: DEVLET YÖNETİMİNE VE SİYASİ İRADEYE YÖNELİK TESPİTLER
Bilgi Akışının Güvenliği: Cumhurbaşkanlığı makamına ulaşan istihbarat kanallarının tekelleşmesi büyük bir zafiyettir. “Türkiye’de neler olmuş da bize bildirilmemiş…” savunması devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz. Devletin zirvesi bilgi kaynaklarını çeşitlendirmeli, kripto unsurların filtrelerini kırmalıdır.
• Gizleyenlerin Hukuki Sorumluluğu: Devletin bekâsını doğrudan sarsan bu cinayetlerin arka planını siyasi iradeden saklayan, dosyaları öteleyen bürokratik mekanizma vatana ihanet sınırındadır.
• Muhafazakar-Milliyetçi Camianın Özeştirisi: Cumhur İttifakı tabanını oluşturan muhafazakâr ve milliyetçi çevreler, Ergenekon sürecinden bu yana faili meçhul cinayetlere ideolojik bir mesafeyle yaklaşma yanılgısından derhal sıyrılmalıdır. Türk devletinin ve milletinin bekası, hiçbir siyasi klik veya camianın dönemsel çıkarlarına feda edilemez.
• Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın Kuruluşu ve Bağımsızlığı: Yeni bakan tarafından atılan “Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı”nın kurulması adımı son derece doğru, yerinde ve tarihi bir inisiyatiftir. Ancak bu kritik kurumun hedeflenen neticeye ulaşabilmesi için; siyasetin, farklı baskı gruplarının ve güç odaklarının etkisinde kalmadan, tamamen bağımsız ve gerçekten özgürce çalışabilmesi şarttır.
1. CİNAYET VE ÖRTBAS: SORUŞTURMANIN KENDİSİ DE SORUŞTURULMALIDIR…
Siyasi cinayetlerde en önemli meselelerden biri de cinayetten sonra yürütülen soruşturmadır. Eğer bir cinayet devlet içerisindeki örgütlü bir yapı tarafından gerçekleştirilmişse, aynı yapı cinayetten sonra soruşturmayı da yönlendirmeye çalışabilir. Bu durumda ikinci bir operasyon ortaya çıkar: Cinayetin kendisi ve cinayetin üzerinin örtülmesi.
Bu nedenle geçmişte soruşturmayı yürüten emniyet görevlileri, jandarma görevlileri, savcılar, hâkimler, bilirkişiler, sağlık görevlileri ve cezaevi personeli gerektiğinde yeniden incelenmelidir.
Burada amaç herkesi zan altında bırakmak değildir. Ama geçmişte devlet içerisinde FETÖ yapılanmasının bulunduğu artık bilindiğine göre, özellikle kritik siyasi cinayetlerde görev yapan personelin örgütsel bağlantıları ve aldığı kararların niteliği araştırılmalıdır. Bir dosyanın neden yıllarca çözülemediği de cinayetin kendisi kadar önemli bir sorudur.
2. CİNAYETLERİN ARDINDAN YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK HARP VE ALGI OPERASYONLARI
Siyasi cinayetler yalnızca insan öldürme eylemleri değildir. Aynı zamanda toplumun düşünce sistemini ve siyasi davranışlarını etkilemek için kullanılabilecek psikolojik harp araçlarıdır.
Bir kişi öldürülür. Ardından bir kesim suçlanır. Başka bir ülke suçlanır. Toplum belirli bir siyasi hedefe yönlendirilir. Devlet içerisinde başka bir yapılanma güç kazanabilir. Siyasi dengeler değişebilir. Bu nedenle cinayet sonrasında ortaya çıkan siyasi ve toplumsal sonuçlar da araştırılmalıdır. Bir cinayetin ardından hangi kesimin suçlandığı kadar, gerçek faillerin neden görünmez kaldığı da araştırılmalıdır.
Hrant Dink cinayetinde Türk milliyetçisi ve İslami hassasiyeti yüksek kesimlerin zan altında bırakılması, Uğur Mumcu cinayetinde İran bağlantısının öne çıkarılması veya başka olaylarda farklı siyasi grupların suçlanması bu açıdan değerlendirilmelidir. Burada temel soru şudur: Cinayetin ardından oluşturulan anlatı, gerçek failin kimliğini gizlemeye veya toplumu başka bir hedefe yönlendirmeye hizmet etmiş olabilir mi?
Bu soru siyasi cinayet araştırmalarının ayrılmaz bir parçası haline getirilmelidir. “KİM ÖLDÜRDÜ?” KADAR ÖNEMLİ SORU: “KİM FAYDALANDI?”
Bir siyasi cinayeti anlamak için fail kadar sonuçlarına da bakmak gerekir. Cinayetten sonra: Kim güç kazandı? Kim zayıfladı? Hangi siyasi hareket zan altında kaldı? Hangi devlet kurumu itibarsızlaştırıldı? Hangi ülkenin bölgesel politikası güç kazandı? Hangi örgütün önü açıldı? Hangi siyasi kararların alınması kolaylaştı? soruları cevaplanmalıdır.
Bu, istihbarat analizinin temel yöntemlerinden biridir. Çünkü bazen cinayetin gerçek amacı, öldürülen kişinin ortadan kaldırılmasından daha geniştir.
Amaç, onun temsil ettiği düşünceyi susturmak olabilir.
Amaç, belirli bir siyasi hareketi suçlu göstermek olabilir.
Amaç, toplumun belirli bir kesimini devletin karşısına geçirmek olabilir.
Amaç, devletin belirli kurumlarını tasfiye etmek olabilir.
Amaç, Türkiye’nin dış politikasını değiştirmek olabilir.
Bu nedenle siyasi cinayetler yalnızca adli değil, stratejik ve psikolojik harp perspektifiyle de incelenmelidir.
3. FAİLİ MEÇHUL SUÇLARI ARAŞTIRMA DAİRE BAŞKANLIĞI: TARİHİ BİR FIRSAT
Adalet Bakanlığı bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının kurulması, Türkiye açısından önemli ve olumlu bir gelişmedir. Yeni Bakanlığın bu alanda kurumsal bir kapasite oluşturması, geçmişte çözülemeyen dosyaların yeniden ele alınması bakımından tarihi bir fırsattır.
2026 yılında bu birim tarafından yürütülen çalışmalar kapsamında çok sayıda dosyanın yeniden incelendiği, bazı faili meçhul cinayetlerin aydınlatıldığı ve özellikle Muhsin Yazıcıoğlu ile Kaşif Kozinoğlu dosyalarında yeni soruşturma adımlarının atıldığı görülmektedir. Ancak burada çok önemli bir şart bulunmaktadır: BU KURUM SİYASETİN VE HER TÜRLÜ GÜÇ ODAĞININ BASKISINDAN UZAK ÇALIŞMALIDIR.
Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının başarısı yalnızca kaç dosya açtığı veya kaç kişinin gözaltına alındığı ile ölçülmemelidir. Asıl başarı: Fail kim olursa olsun gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Devlet içerisinde görev yapmışsa araştırılmalıdır. Yabancı istihbarat bağlantısı varsa araştırılmalıdır. Gerçek, failin siyasi kimliğine göre değişmez.
Bu nedenle hiçbir siyasi parti, hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, hiçbir bürokratik klik, hiçbir medya grubu, hiçbir sermaye çevresi veya hiçbir istihbarat bağlantılı yapı bu kurum üzerinde baskı kurmamalıdır. Bu kurumun görevi siyasi sonuç üretmek değildir. Görevi hakikati ortaya çıkarmaktır.
DOKUNULMAZ ALAN BIRAKILMAMALIDIR…
Faili meçhul cinayetlerin araştırılmasında hiçbir devlet kurumu peşinen soruşturma dışında tutulmamalıdır. Emniyet, Jandarma, MİT, Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı, cezaevi yönetimleri, sağlık kurumları ve diğer bütün kamu kurumları gerektiğinde kendi içerisindeki personel bakımından araştırılabilmelidir. Bu, devlet düşmanlığı değildir. Bu, devleti korumaktır.
Çünkü devletin içerisinde görev yapan bir kişi suç işlediğinde, o kişinin makamı onu soruşturulamaz hale getirmemelidir. Özellikle FETÖ yapılanmasının devlet içerisindeki kadrolaşmasının ortaya çıkmasından sonra, geçmişte kritik görevlerde bulunan kişilerin örgütsel bağlantıları gerektiğinde yeniden incelenmelidir.
DAİRE BAŞKANLIĞI SİYASİ TASFİYE ARACI HALİNE GETİRİLMEMELİDİR.
Türkiye geçmişte bazı soruşturma ve yargı mekanizmalarının siyasi mücadelelerde araçsallaştırılmasının ağır sonuçlarını yaşamıştır. Aynı hata yeniden yapılmamalıdır.
Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı; iktidara karşı kullanılacak bir araç olmadığı gibi iktidarı koruyacak bir araç da olmamalıdır. Herhangi bir cemaatin veya örgütün hesabını görmek için kullanılmamalıdır. Bir dosyanın siyasi sonucuna göre hareket edilmemelidir.
Tek ölçü: Hukuk ve hakikat olmalıdır. Devletin itibarı gerçeği saklamakla korunmaz. Devletin itibarı, gerçeği ortaya çıkarabilecek kadar güçlü olmakla korunur.
DEVLET HAFIZASI OLUŞTURULMALIDIR…
Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı yalnızca mevcut dosyaları inceleyen bir birim olarak kalmamalıdır. Türkiye’nin siyasi cinayetleri konusunda uzun vadeli bir devlet hafızası oluşturmalıdır.
Bunun için eski soruşturma dosyaları, mahkeme kararları, savcılık belgeleri, emniyet ve jandarma kayıtları, istihbarat kayıtları, görev ve personel bilgileri, adli tıp raporları, olay yeri incelemeleri, dijital deliller, iletişim kayıtları, mümkün olan kamera kayıtları ve dönemin basın arşivleri bir bütün halinde değerlendirilmelidir.
Dosyalar yalnızca ayrı ayrı değil, birbirleriyle karşılaştırmalı olarak da incelenmelidir. Çünkü farklı cinayetlerde aynı personel, aynı kurum, aynı örgüt, aynı telefon numarası, aynı aracı kişi, aynı istihbarat bağlantısı veya aynı uluslararası temas ortaya çıkabilir.
Bu bağlantılar ancak dosyalar birlikte incelenirse görülebilir.
DAİRE BAŞKANLIĞI İÇİN ÇAĞRI
Sayın Adalet Bakanım; Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığını kurmanız önemli bir adımdır. Fakat bu kurumun asıl başarısı, hangi dosyaları açtığı kadar, hangi dosyalara dokunmaktan çekinmediğiyle ölçülecektir.
Bu nedenle sizden beklentimiz açıktır: Bu kurumu siyasetin üzerinde tutunuz.
Hiçbir siyasi grubun, hiçbir cemaatin, hiçbir tarikatın, hiçbir bürokratik yapının, hiçbir medya grubunun, hiçbir sermaye çevresinin, hiçbir istihbarat bağlantılı yapılanmanın bu kurumun çalışmalarını yönlendirmesine izin vermeyiniz. Kurumun önüne gelen dosyanın siyasi sonucuna değil, hukuki ve maddi gerçeğine bakınız. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir siyasi hesaplaşma değil, hakikatin ortaya çıkarılmasıdır. Bu kurum gerçekten özgür çalışırsa, Türkiye’nin yakın tarihinin en karanlık dosyalarının aydınlatılması konusunda tarihî bir görev üstlenebilir.

BEŞİNCİ BÖLÜM: CUMHURBAŞKANINA VE DEVLET RİCALİNE AÇIK ÇAĞRI
Sayın Cumhurbaşkanım; Bugün Türkiye’nin önünde geçmişin karanlık dosyalarını aydınlatmak için tarihi bir fırsat bulunmaktadır. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için devletin bilgi kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Sayın Cumhurbaşkanım; “Devlette neler olmuş, bize duyurulmamış…” şeklindeki bir yaklaşım, devlet yönetimi açısından üzerinde çok ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durumdur. Çünkü devletin içerisinde olup bitenler devletin en üst makamına ulaşmıyorsa, sorun yalnızca aşağıdaki memurlarda değildir. Devletin bilgi toplama ve bilgi aktarma sisteminde de ciddi bir sorun vardır.
Muhsin Yazıcıoğlu gibi Türkiye’nin tamamını ilgilendiren bir cinayet konusunda devletin en üst makamlarına neden zamanında ve doğru bilgi ulaşmadığı açıklanmalıdır. Eğer bazı bilgiler saklandıysa, saklayanlar ortaya çıkarılmalıdır. Eğer yanlış bilgi verildiyse, verenler hesap vermelidir. Eğer soruşturmalar bilinçli olarak saptırıldıysa, saptıranlar bulunmalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanım; Bilgi kaynaklarınızı çeşitlendiriniz ve artırınız. Size doğrudan ulaşacak özel kalem dışında sahadan bilgi aktaracak kurullar olmalı. Devlet başkanına ulaşan bilgi tek bir bürokratik zincirin süzgecinden geçmemelidir. Çünkü devlet içerisindeki bir yapı, devlet başkanından bilgi saklayabilecek kadar güç kazanmışsa, bu artık doğrudan milli güvenlik sorunudur.

ALTINCI BÖLÜM: KENDİ CAMİAMIZA AÇIK ELEŞTİRİ
Bu rapor yalnızca başkalarını eleştirmek için yazılmamıştır. Kendi camiamıza da açıkça söylememiz gerekenler vardır. Muhafazakâr camia, İslami hassasiyeti yüksek kesimler, milliyetçiler ve Cumhur İttifakı’nı destekleyen insanlar olarak bizler, zaman zaman devlet adına yapılan her şeyi sorgulamadan savunmanın devletçilik olduğunu zannettik. Bu yanlıştır.
Devleti sahiplenmek, devletin içerisindeki yanlışı örtmek değildir.
Devleti sahiplenmek; devlet içerisindeki ihaneti ortaya çıkarmaktır.
Devleti sahiplenmek; devlet kurumlarının içerisine sızmış örgütleri temizlemektir.
Devleti sahiplenmek; devlet adına yapılan zulmü gizlemek değil, adaleti tesis etmektir.
Devleti sahiplenmek; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukukunu ve Türk milletinin hakkını savunmaktır.
Bizim herhangi bir siyasi camiamızdan daha büyük olan Türk Devleti ve Türk Milleti’dir.
Bu ayrımı artık yapmak zorundayız.
Hiçbir siyasi parti, hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, hiçbir hareket devletin ve milletin üzerinde değildir.

YEDİNCİ BÖLÜM: 94 RUHUNDAN 2053 VE 2071 HEDEFLERİNE…
Türkiye’nin önünde büyük hedefler bulunmaktadır. 2053 ve 2071 hedefleri yalnızca takvimdeki tarihler değildir. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin güçlü, bağımsız, milli ve adil bir devlet haline gelmesi hedefleridir. Bu hedeflere yürürken Türkiye’nin geçmişindeki karanlık dosyaları da temizlemesi gerekir. Hâlâ yalnızca geçmişin siyasi sloganlarıyla siyaset yapmak yeterli değildir. Türkiye’nin yeni bir devlet aklına ihtiyacı vardır. Bu devlet aklı; milli, güçlü, adil, liyakatli, bağımsız ve karşı-istihbarat kabiliyeti yüksek bir devlet anlayışına dayanmalıdır.
Köhnemiş zihniyetlerle geleceğin Türkiye’si kurulamaz. Türkiye, geçmişindeki hataları görmekten korkmamalıdır. Çünkü hatasını görebilen devlet güçlüdür. İhaneti ortaya çıkarabilen devlet güçlüdür. Kendi içerisindeki çürümeyi temizleyebilen devlet güçlüdür.

NETİCE VE TARİHİ ÇAĞRI: GEÇMİŞİN KARANLIĞI AYDINLATILMADAN GELECEĞİN TÜRKİYE’Sİ KURULAMAZ
Türkiye’nin siyasi cinayetlerle yüzleşmesi artık ertelenemez. Muhsin Yazıcıoğlu, Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, ASELSAN mühendisleri ve Kaşif Kozinoğlu dosyaları başta olmak üzere, Türkiye’nin yakın tarihindeki bütün siyasi cinayetler ve şüpheli ölümler yeniden ele alınmalıdır. Bu dosyalar yalnızca adli açıdan değil; istihbarat, karşı-istihbarat, devlet içi örgütlenme, uluslararası bağlantılar ve psikolojik harp açısından da incelenmelidir.
Benim kanaatim şudur: Türkiye’de bazı siyasi cinayetlerin arkasında yalnızca yerli tetikçiler bulunmamaktadır. Bu cinayetlerin bir bölümünde devlet içerisindeki işbirlikçi unsurların kullanıldığı, bu yapıların uluslararası istihbarat bağlantılarıyla birlikte hareket ettiği ve FETÖ yapılanmasının bu sistem içerisinde önemli bir aparat olarak kullanıldığı gerçeği bütün boyutlarıyla araştırılmalıdır.
Bu araştırma herhangi bir siyasi kesimi suçlamak için değil, Türk Devleti’nin ve Türk Milleti’nin hakkını korumak için yapılmalıdır. Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının kurulması bu bakımdan tarihi bir fırsattır.
Ancak bu kurum; siyasetten bağımsız, bürokratik baskılardan bağımsız, cemaat ve tarikat baskılarından bağımsız, medya baskısından bağımsız, sermaye baskısından bağımsız ve her türlü örgütsel ve istihbarat baskısından bağımsız çalışmalıdır. Kurumun önünde hiçbir “dokunulmaz alan” bulunmamalıdır.
Fail kim olursa olsun araştırılmalıdır. Azmettirici kim olursa olsun araştırılmalıdır. Devlet içerisindeki işbirlikçi kim olursa olsun araştırılmalıdır. Uluslararası bağlantı kimde ortaya çıkarsa çıksın araştırılmalıdır. Çünkü hakikat siyasi kimliğe göre değişmez.
Türkiye’nin ihtiyacı intikam değildir. Türkiye’nin ihtiyacı siyasi rövanş değildir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir ideolojik hesaplaşma değildir. Türkiye’nin ihtiyacı adalettir. Türkiye’nin ihtiyacı hakikattir.
Türkiye’nin ihtiyacı devlet aklıdır. Ve devlet aklının gereği, geçmişte devletin içerisine sızmış yapılanmaları bütün boyutlarıyla ortaya çıkarmaktır.
Bu cinayetler yalnızca geçmişin dosyaları değildir. Bunlar Türkiye’nin devlet hafızasının parçalarıdır. Bunlar şehitlerin ve hayatını kaybedenlerin ailelerine karşı sorumluluğumuzdur. Bunlar Türk milletinin hakikati bilme hakkıdır. Bunlar devletin kendi geleceğini koruma meselesidir. Ve aynı zamanda bizim ahiret sorumluluğumuzdur. Çünkü adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Bir sistem, güçle ayakta kalabilir. Korkuyla ayakta kalabilir. Baskıyla bir süre yürüyebilir. Fakat zulüm üzerine kurulan bir düzen kalıcı olamaz. Bu nedenle devletin büyüklüğü, kendi yanlışlarını gizlemesinde değil; kendi içerisindeki yanlışı ortaya çıkarabilecek cesarete sahip olmasındadır.
Sayın Cumhurbaşkanım; Eğer devletin içerisinde olup bitenler sizden saklandıysa, bunları saklayanları bulunuz. Eğer devletin içerisindeki örgütlü yapılar siyasi cinayetlerde rol aldıysa, onları ortaya çıkarınız. Eğer yabancı istihbarat servisleri Türkiye’de yerli taşeronlar kullandıysa, bu ilişkileri açıklayınız. Eğer soruşturmalar bilinçli olarak saptırıldıysa, bunu yapanlardan hesap sorunuz. Ve eğer bugün Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı bu tarihi görevi üstleniyorsa, bu kuruma sonuna kadar çalışma özgürlüğü veriniz. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, belirli bir siyasi görüşün haklı çıkarılması değildir. Türkiye’nin ihtiyacı hakikatin ortaya çıkarılmasıdır.
Bizim camiamızdan daha büyük olan devletimizdir. Devletimizden de daha büyük olan Türk milletinin geleceğidir. Artık bu ayrımı yapmak zorundayız. Devleti savunmak, devlet içerisindeki ihaneti savunmak değildir. Devleti savunmak, devleti ihanetten temizlemektir.
Türkiye geçmişinin karanlık dosyalarını aydınlatmadan geleceğin büyük Türkiye’sini kuramaz. 2053 ve 2071 hedeflerine yürüyen Türkiye, önce kendi geçmişiyle yüzleşmelidir. Faili meçhul cinayetler aydınlatılmalıdır. Failler ortaya çıkarılmalıdır. Azmettiriciler bulunmalıdır. Devlet içerisindeki işbirlikçiler tespit edilmelidir. Uluslararası bağlantılar araştırılmalıdır. Delilleri karartanlar hesap vermelidir.
Soruşturmaları saptıranlar ortaya çıkarılmalıdır. Ve Türkiye’nin yakın tarihindeki karanlık sayfalar, artık milletin önünde açılmalıdır. Çünkü hakikat ertelense de yok olmaz. Adalet gecikebilir; fakat milletin vicdanından silinmez.
Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi tarihindeki hiçbir karanlık dosyayı sonsuza kadar kapalı tutamaz. Türk Milleti bunu bilmek, devletinden bunu istemek ve adaletin tecellisini görmek hakkına sahiptir.
Hakikat ortaya çıkmalıdır. Adalet tecelli etmelidir. Devlet, kendi içerisindeki ihaneti de temizlemelidir. Çünkü geçmişin karanlığı aydınlatılmadan Türkiye’nin geleceği aydınlık olamaz.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 2053 ve 2071 gibi büyük vizyonlara geçmişin köhneleşmiş refleksleriyle, faili meçhullerin kamburuyla veya “1994 ruhu” edebiyatıyla yürüyemez.
Faili meçhul bırakılmış her cinayet, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik hakkına vurulmuş bir darbedir. Bu dosyaların cesaretle açılması; CIA, MOSSAD, MI6 ve onların içerideki taşeronu FETÖ’nün tüm ayaklarıyla yüzleşilmesi devletin ertelenemez görevidir.
Hz. Peygamber’in (S.A.V.) ikaz ettiği üzere: “Sistem küfürle ayakta kalabilir ama zulümle asla payidar olamaz.” Bu cinayetlerin hesabının Mahkeme-i Kübra’ya kalmadan bu dünyada, Türk Yargısı önünde sorulması hem devlet aklının hem de ilahi adaletin kesin emridir.

E. Yb. Halil MERT
Strateji ve Psikolojik Harp Uzmanı

haber yazarı ıstanbul spor guncel