EY MÜSLÜMAN KEDİNE GEL!
EY MÜSLÜMAN! KENDİNE GEL!
NEVZAT AKSOY
Değerli okuyucularımız, dua ve selam ile yazıma başlıyorum.
Ey “Müslümanım” diyen insan! Dilinde kelime-i şehadet, hayatında dünya saltanatı… Secdede alın var; hayatta adalet yok. Paylaşımında ayet var; yaşayışında tesir yok. Sözün İslam, özün dünya olmuşsa dur ve kendine sor: Sen kimi kandırıyorsun?
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında büyük bir buğzdur.” (Saf, 2-3). Bu ayet yüzümüze inen bir hakikat değil midir? Söz var ama amel yok. İddia var ama sadakat yok. İman dilde, teslimiyet rafta. Bugün en büyük felaket inkâr değil; çelişkidir. En büyük tehlike düşman değil; iki yüzlülüktür. En büyük çöküş yoksulluk değil; ahlaksızlığın normalleşmesidir.
Muhammed (s.a.v.) buyuruyor ki: “Size küçük şirki haber vereyim mi? O riyadır.” (Ahmed b. Hanbel). Riya; Allah için yapılması gerekeni kulların alkışı için yapmaktır. İbadetler vitrin süsüne, secdeler gösteriye dönüştüyse kork ey Müslüman; çünkü kalp bozulduğunda amel de çürür. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.” (Buhârî, Müslim). Merhamet bir zamanlar Müslüman’ın alametiydi. Bugün öfke hızlı, linç kolay, kırmak serbest. Kalpler betonlaştı, vicdanlar sustu. Bu mu ümmet olmak, bu mu kardeşlik?
Resûlullah (s.a.v.)’in haber verdiği zamanın içinde değil miyiz? “Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecek ki; dünyayı sevecek, ölümü kötü görecekler.” (Beyhakî). Dünya sevgisi kalplere taht kurdu. Lüks normal, kanaat tuhaf oldu. İsraf sıradanlaştı, infak istisnaya dönüştü. Tevazu eziklik sayılıyor, kibir özgüven diye alkışlanıyor. Oysa Rabbimiz uyarıyor: “Dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence ve bir süsten ibarettir…” (Hadîd, 20).
Ey Müslüman! Peygamberler gönderildi, nice elçiler geldi geçti. Hepsi aynı hakikati haykırdı: Tevhid, adalet, ahlak, merhamet. Fakat bugün geldiğimiz noktada helal ile haram birbirine karışmış, ölçüler bulanıklaşmış, hassasiyetler gevşemiştir. Faiz sıradanlaşmış, kul hakkı hafife alınmış, gıybet sohbet diye pazarlanmış, yalan stratejiye dönüştürülmüş, israf ise “yaşam tarzı” olarak sunulmuştur. Ardından da bir alışkanlık cümlesiyle “Elhamdülillah Müslümanım” denilmektedir.
Hâlbuki hesap günü vardır. O gün ne unvan konuşacak ne makam ne de kalabalıklar. Efendimiz (s.a.v.) buyurur: “Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır…” (Tirmizî). Eğer namaz bizi kötülükten alıkoymuyorsa, orada ciddi bir eksiklik yok mudur? Kazanç helal değilse secde nasıl temiz olacaktır? Kalp kırarak cenneti ummak nasıl bir çelişkidir? Peygamberimiz (s.a.v.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta) buyurmuştur. Demek ki mesele yalnızca ibadet değil; ahlaktır. Ahlak yoksa iddia çöker, adalet yoksa kimlik anlamsızlaşır, vicdan yoksa Müslümanlık kelimeden ibaret kalır.
Birbirimizden mesul olduğumuz bu çağda gidişatımız İslami bir kulvarda raydan çıkmış gibidir. Helal ve haramın birbirine karıştığı, ahlakın zayıfladığı, merhametin azaldığı, Allah korkusunun kalplerde cılızlaştığı bir toplumsal yürüyüş içindeyiz. Bu gidişat, “Müslümanım” deyip geçinenlere asla yakışmamaktadır. Her Müslüman, içindeki Allah korkusunu yeniden diriltmeli; onu sözde değil özde, iddiada değil eylemde ortaya koymalıdır. Din, sadece savunulan bir kimlik değil; yaşanarak hakkı verilen bir emanettir.
Bizler özünden uzaklaşılmış, ihmale uğramış bir dinin mensupları olamayız. Bu yazı bir suçlama değil; bir uyanış çağrısıdır. Kendime ve sizlere bir hatırlatmadır. Gelin, hakka ve dinin özüne dönelim. İmanımızı ahlakımızla, sözümüzü amellerimizle buluşturalım. Gösterişi değil samimiyeti, menfaati değil adaleti, öfkeyi değil merhameti büyütelim. Bu dinin hakkı sloganla değil, şahsiyetle verilir.
Ya nefsimizi hesaba çekeceğiz ya da hesap günü bizi çetin bir yüzleşme bekleyecek. Ya gerçekten Müslüman olacağız ya da Müslümanmış gibi yaşamaya devam edeceğiz. Tercih bizimdir; hüküm Allah’ındır. Hesap ise muhakkaktır.
Vesselam.
Nevzat AKSOY
