AYNAYA BAKMADAN KARDEŞLİK OLUR MU?
AYNAYA BAKMADAN KARDEŞLİK OLUR MU?
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız, hepinize dua ve selamlarımı ileterek; hayırlı, huzurlu bir hafta sonu ve hayırlı Ramazanlar temennisiyle yazıma başlıyorum.
“Din kardeşiyiz” diyoruz… Aynı kıbleye dönüyor, aynı secdeye kapanıyor, aynı kitaba iman ettiğimizi söylüyoruz. Lâkin gönüllerimiz farklı yönlere savrulmuşsa, sözümüz neye yarar? Dilimiz kardeşlikten bahsederken kalbimiz rekabet, kıskançlık ve menfaatle doluysa, bu nasıl bir kardeşliktir?
Oysa biz, Muhammed’in ümmetiyiz. O Peygamber ki Medine sokaklarında aç bir çocuğun gözyaşını kendi açlığından önde tutmuş, kendisine kötülük edenleri affederek merhametin zirvesini göstermiştir.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.”
(Sahih-i Buhari, İman 7; Sahih-i Müslim, İman 71)
Ne kadar sarsıcı bir ölçü… Demek ki mesele sadece inanmak değil; inandığını yaşamaktır. Kendimiz için istediğimiz huzuru, rahatı, kazancı ve itibarı kardeşimiz için de isteyebiliyor muyuz? Yoksa nimet paylaşıldıkça azalır zanneden dar bir kalbin mahkûmu muyuz?
“Adiliz” diyoruz, “Merhametliyiz” diyoruz. Fakat çıkarımıza dokununca adalet terazisi şaşmıyor mu? Menfaatimize ters düşen hakikatleri eğip bükmüyor muyuz?
Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” (Nisâ 135)
Adalet, işimize geldiğinde değil; zorumuza gittiğinde belli olur. Merhamet, fazlalıktan değil; fedakârlıktan doğar.
Resûlullah (s.a.v.) bir başka hadisinde şöyle buyurur:
“Müminler, birbirlerini sevmede, merhamette ve şefkat göstermede bir beden gibidir. O bedenin bir uzvu rahatsızlandığında diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateşle ona ortak olur.”
(Sahih-i Buhari, Edeb 27; Sahih-i Müslim, Birr 66)
Bugün hangi acı bizi uykusuz bırakıyor? Hangi kardeşimizin derdi kalbimizi titretiyor? Başımıza gelmeyen musibet bize uzak mı geliyor?
Unutmayalım ki zulüm Allah’tan değil, kuldandır. Haşa! Allah kullarına zulmetmez. Zulüm, insanın kalbindeki karanlıktan doğar. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır.”
(Sahih-i Buhari, Mezâlim 9; Sahih-i Müslim, Birr 56)
Bir kalbi kırmak, bir hakkı gasp etmek, bir iftirayı yaymak… Eğer bunların her biri ahirette karanlık olarak karşımıza çıkacaksa, hangi yüzle “Elhamdülillah Müslümanız” diyebiliriz?
Müslümanlık bir kimlik değil, bir ahlâktır. Bir aidiyet değil, bir mesuliyettir.
Dert yanıyoruz… “Toplum bozuldu” diyoruz, “İnsanlar değişti” diyoruz. Peki biz değiştik mi? Aynaya baktık mı?
Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.”
(Tirmizi, Kıyâme 25)
En zor hesap insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Nefsini temize çıkaran değil, nefsini terbiye eden kurtulur. Belki de asıl inkılap sokakta değil, kalpte başlamalıdır. Ümmetin dirilişi kürsülerden değil, vicdanlardan yükselmelidir.
Din kardeşliği aynı safta durmak değil, aynı sorumluluğu taşımaktır. Aynı kelimeyi söylemek değil, aynı acıyı paylaşmaktır. Aynı dine mensup olmak değil, aynı ahlâka talip olmaktır.
Eğer gerçekten “din kardeşiyiz” diyorsak; kardeşimizin onurunu kendi onurumuz, derdini kendi derdimiz, hakkını kendi hakkımız bilmeliyiz.
Ve belki de işe şu duayla başlamalıyız:
“Allah’ım! Bize sözümüzle amel etmeyi, amelimizle örnek olmayı, örnekliğimizle kardeşliği diriltmeyi nasip eyle.”
Çünkü kardeşlik lafla değil fedakârlıkla büyür; şikâyetle değil muhasebeyle olgunlaşır. Ve en çok da aynaya bakabilenlerin omuzlarında yükselir.
Vesselam.
Nevzat AKSOY
