ELDEKİ VAROLAN NİMETLERİN DEĞERİNİ BİLMEK
ELDEKİ VAROLAN NİMETLERİN DEĞERİNİ BİLMEK
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız herkese dua ve selamla yazıma başlıyorum. İnsanoğlu çoğu zaman kaybetmeden kıymet bilmez. Elindeyken sıradan sandığı nimetlerin, yoklukta ne büyük bir hazine olduğunu ancak mahrum kaldığında anlar. Oysa insan; sağlığı yerinde, özgürlüğü elinde ve başında ağır bir dert yokken yakınmayı değil, şükrü hayat düsturu edinmelidir. Zira şikâyet, nimeti perdeleyen bir nankörlük; şükür ise nimeti artıran ilahî bir ahlâktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu gerçeği veciz bir hadisle bizlere hatırlatır: “İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmez: Sağlık ve boş vakit.” (Buhârî). Bu hadis, insanın elindeyken fark edemediği nimetlere karşı açık bir ikazdır. Sağlık yalnızca bedenin sıhhati değil; gönlün huzuru, aklın selameti ve hayatın doğal akışını sürdürebilme imkânıdır. Başında ciddi bir hastalık, ağır bir felaket ya da korku yokken hâlâ hayata küskün olmak, nimetin özünü kaçırmaktan başka bir şey değildir.
Bir başka hadiste nimetlerin çerçevesi daha da net çizilir: “Kim sabaha güven içinde uyanır, bedeni sağlıklı olur ve o günün yiyeceği yanında bulunursa, sanki bütün dünya ona verilmiş gibidir.” (Tirmizî – mealen). Güven, sağlık ve asgari rızık… Bunlara sahip olan bir insanın sürekli yakınması, aslında derin bir farkındalık kaybının göstergesidir.
Yakınmak, ilk bakışta insanı rahatlatıyor gibi görünse de uzun vadede ruhu daraltır. Sürekli şikâyet eden bir dil, kalpteki şükür sesini bastırır. Oysa Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça buyurur: “Eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım.” (İbrahim, 7). Bu ayet, şükrün yalnızca bir teşekkür ifadesi değil; nimetin devamına ve bereketine vesile olan bilinçli bir duruş olduğunu göstermektedir. Rivayetlerde, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hoşuna gitmeyen bir durumla karşılaştığında dahi “Elhamdülillâh alâ kulli hâl” diyerek ruh dengesini koruduğu bildirilmektedir.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, belayı hep başkasına yakıştırmasıdır. Oysa dert ve musibet gelmeden önce şükretmek, olgun bir müminin en belirgin alametlerindendir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurur: “Belâ gelmeden önce Allah’tan afiyet isteyin.” (Tirmizî). Afiyet; hastalığın, esaretin, korkunun ve çaresizliğin yokluğudur. Afiyet hâlindeyken şükretmek, belâ anında sabrı ve metaneti kolaylaştırır.
Şükür, sanıldığı gibi tembellik, kabulleniş ya da suskunluk değildir. Şükür; verilen nimeti doğru yerde, doğru ahlâkla ve doğru niyetle kullanmaktır. Sağlığı olanın onu hayra yöneltmesi, özgür olanın zulme ortak olmaması, dili olanın yakınmak yerine dua etmesi şükrün fiil hâline dönüşmüş şeklidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu dengeyi şu hadisle özetler: “Müminin işi ne hoştur! Başına bir iyilik gelirse şükreder, bu onun için hayır olur; başına bir sıkıntı gelirse sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim). Bu denge, insanı dünyada huzura, ahirette ise kazanca ulaştırır.
Bugün insan yürüyebiliyor, düşünebiliyor, konuşabiliyor ve korkmadan uyuyabiliyorsa bu, küçümsenmeyecek büyük bir nimettir. Böyle bir hâlde sürekli yakınmak, nimeti hafife almak anlamına gelir. Oysa şükür; insanı olgunlaştıran, kalbi yumuşatan ve hayata anlam katan derin bir duruştur. Başında dert yokken şükretmeyen kimse, dert geldiğinde sabrı ağır bulur. Bu sebeple insan, her yeni güne şikâyetle değil; farkındalıkla, hamd ile ve teslimiyetle başlamalıdır.
Vesselâm.
Nevzat AKSOY
