ADALETİN GÖLGESİNDE BİR İKTİDAR: İLK DÖNEMİN RUHU NEREDE?
ADALETİN GÖLGESİNDE BİR İKTİDAR: İLK DÖNEMİN RUHU NEREDE?
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız, hepinizi dua ve selamla selamlayarak yazıma başlıyorum.
Bir yönetimi ayakta tutan şey yalnızca sandık değildir. Sandık bir kapıdır; adalet ise o kapıdan içeri girildiğinde görülen manzaradır. Asıl soru da tam burada başlar: Mevcut hükümet adaletle mi hükmediyor, yoksa adaletin adını kullanarak gücü mü tahkim ediyor?
İktidarların en büyük imtihanı, haklıyken susabilmek, güçlüyken adil kalabilmektir. Çünkü zulüm çoğu zaman bağırarak gelmez; kanun maddelerine, yönetmelik dipnotlarına ve “biz biliriz” cümlelerine gizlenir. Açık zorbalıktan çok daha tehlikeli olan da işte bu görünmez adaletsizliktir.
Bir zamanlar bu ülkede “yasaklar kalkacak, yolsuzluk bitecek, yoksulluk azalacak” deniyordu. Sözün merkezinde adalet, ehliyet ve emanet vardı. Bugün ise sorular çoğaldı, cevaplar azaldı. Eleştiri ihanetle, itiraz düşmanlıkla, suskunluk ise erdemle eş tutulur hâle geldi.
Oysa Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur (mealen):
“Sizden önceki toplumlar, içlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu bırakmaları; zayıf biri yaptığında ise cezalandırmaları sebebiyle helâk oldular.”
(Buhârî, Müslim)
Bu hadis yalnızca bir ceza hukukunu değil, bir yönetim ahlâkını anlatır. Adalet, güçlüye eğilip zayıfa doğruluyorsa orada devlet vardır; fakat adalet güçlüye doğrulup zayıfa eğiliyorsa, orada yalnızca iktidar vardır.
Bugün hukuk kimi zaman bir bekleme salonuna dönüşmüşse; bazı dosyalar yıllarca rafta kalırken, bazıları bir gecede sonuçlanıyorsa; bu durum yalnızca teknik bir aksaklık değildir. Bu, adaletin terazisinin bozulduğuna dair açık bir işarettir.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur (mealen):
“Bir saat adaletle hükmetmek, altmış yıl nafile ibadetten hayırlıdır.”
Bu söz, dindarlığı yalnızca bireysel ritüellere indirgeyen anlayışa açık bir reddiyedir. Adalet yoksa, sloganlar gürültüdür; dualar bile mahcup kalır.
İktidar uzadıkça çevresi kalabalıklaşır; fakat hakikatle arasındaki mesafe açılır. Alkış artar, istişare azalır. Eleştirenler “hain”, susanlar “makbul” olur. Oysa Hz. Ömer’in şu sözü, her yönetici için ibretlik bir aynadır:
“Dicle kenarında bir koyunu kurt kapsa, hesabı Ömer’den sorulur.”
Bugün ise sorumluluk çoğu zaman “bizden öncekiler”e, “dış güçler”e ya da “algı operasyonları”na havale ediliyor. Oysa iktidar mazeret üretme değil, mesuliyet alma makamıdır.
Adalet, bir iktidarın süsü değil; onun meşruiyet kaynağıdır. Adalet zedelendiğinde geriye ne bayrak söylemi kalır ne de kalabalık mitingler; yalnızca sessizce biriken bir vicdan borcu kalır. Tarih, bu borcun er ya da geç tahsil edildiğini defalarca göstermiştir.
Bugün hâlâ bir tercih yapılabilir: Gücü kalın duvarlarla korumak mı, yoksa adaleti yeniden merkeze alarak devleti sağlam temeller üzerine inşa etmek mi? Çünkü unutulmamalıdır ki adaletin terk edildiği yerde iktidar bir süre ayakta kalabilir; fakat devlet ayakta kalamaz. Asıl beka meselesi de tam olarak burada başlar.
Ve son söz, yine bir hadisle:
“Zulümden sakının; çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıklardır.”
(Müslim)
Bugün sorulması gereken soru şudur: O karanlığa doğru mu yürüyoruz, yoksa ilk günlerin adalet iddiasını yeniden hatırlayacak cesareti gösterecek miyiz?
Vesselam
Nevzat AKSOY
