ÖLÜMÜN SESSİZ NASİHATİ VE İNSANIN BİTMEYEN GAFLETİ
ÖLÜMÜN SESSİZ NASİHATİ VE İNSANIN BİTMEYEN GAFLETİ
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız, hepinizi dua ve selamla selamlayarak yazıma başlıyorum. Her gün sevdiklerimizi birer birer kaybediyoruz; bir dostu, bir akrabayı, bir komşuyu uğurluyoruz. Bugün başkasının kapısını çalan ölümün, yarın bizim kapımızı çalabileceğini çoğu zaman düşünmek istemiyoruz. Oysa bir gün mutlaka sıra bize de gelecek. En büyük nasihat kapımızı çalmadan önce uyanmamız, kendimizi sorgulamamız gerektiğine inanarak bu yazıyı kaleme alıyorum.
Ölüm, her gün yanımızdan geçip giden en büyük vaizdir. Sesi yoktur; fakat tesiri her sözden daha keskindir. Mezarlıkların suskun dili, hastane koridorlarının ağır kokusu, bir dostun ansızın eksilen nefesi… Hepsi aynı hakikati fısıldar: Sen de geçicisin. Ne var ki insan, bu apaçık öğüde rağmen hâlâ bu dünyanın ebedî bir yurt olduğunu zannetmekte, uyanması gereken yerden uykuya dalmaktadır.
İnsanoğlu, ölümü başkalarına yakıştırır; kendisine gelince onu uzak bir ihtimal gibi görür. Oysa ölüm, ne yaş sorar ne de mevki tanır. Gençliğe aldanan nice bedenleri toprağa teslim etmiş, “yarın yaparım” diyenlerin yarınını ellerinden almıştır. Kur’an’ın ifadesiyle insan gerçekten çok acelecidir; fakat ölüm, acele etmeden gelir ve kimseye mühlet tanımaz.
Peygamber Efendimiz bu gafleti sarsmak için şöyle buyurmuştur:
Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın. (Tirmizi)
Bu hadis, sadece ölümü düşünmeyi değil; hayatı doğru okumayı öğretir. Çünkü ölümü hatırlayan insan, nefsinin taşkınlıklarını törpüler, hırsını dizginler, kalbini arındırır. Ölüm düşüncesi, dünyayı terk etmek değil; dünyayı yerli yerine koymaktır.
Ne yazık ki modern insan, ölümü hayatın dışına itmiş gibidir. Mezarlıklar şehirlerin uzağına saklanmış, ölüm kelimesi dahi rahatsız edici bulunur hâle gelmiştir. Oysa eskiler, mezar taşlarını şehirlerin ortasına dikerdi ki insan, her gün geçerken kendine gelsin. Çünkü ölümden kaçmak, onu ortadan kaldırmaz; sadece gafleti artırır.
Resulullah bir başka hadisinde şöyle buyurur:
Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir. (Tirmizi)
Demek ki akıl, sadece dünyayı imar etmek değil; ahireti kazanmaktır. Nefsini sorgulamayan, her arzunun peşinden sürüklenen, hatalarını tevil eden kişi zeki olabilir; fakat hakikatte akıllı değildir.
İnsan, sanki bu beden kendisine emanet edilmemiş gibi yaşar. Sağlığını hoyratça tüketir, kalbini kinle karartır, dilini incitici sözlerle kirletir. Sonra da ölüm gelince hazırlıksız yakalanır. Hâlbuki ölüm, ansızın gelen bir misafir değil; her gün kapımızı çalan bir hakikattir. Her kayıp, her ayrılık, her beyazlayan saç teli onun habercisidir.
Hz. Peygamber buyurur ki:
Dünya, ahiretin tarlasıdır.
(Hadis olarak mana rivayeti şeklinde nakledilmiştir.)
Tarlaya ne ekersen, onu biçersin. Merhamet eken merhamet bulur; zulüm eken pişmanlık biçer. Dünya hayatı, biriktirmek için değil; hazırlanmak içindir. Asıl hayat, toprağın altından sonra başlar.
Ölüm bize her gün nasihat eder; fakat biz kulağımızı eğlenceye, gözümüzü menfaate, kalbimizi gaflete çevirmişizdir. Uyanmak için büyük sarsıntılar bekleriz; oysa bazen küçük bir tefekkür yeterlidir. Bir mezarın başında durup şu soruyu sormak kafidir: Buraya ben gelsem, yanımda ne getireceğim?
Sonuç olarak ölüm, hayatın düşmanı değil; en dürüst öğretmenidir. Onu unutan, hayatı yanlış okur. Onu hatırlayan ise dünyayı küçültmez; kendini büyütür. Gerçek uyanış, ölümle yüzleşmekle başlar. Çünkü ölümü anlayan, hayatı israf etmez.
Nevzat AKSOY
