GENLERİMİZ ÜZERİNE SESSİZ BİR MÜDAHALE
GENLERİMİZ ÜZERİNE SESSİZ BİR MÜDAHALE
Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız, hepinizi dua ve selamla selamlayarak yazıma başlıyorum.
Toprağa düşen her tohum, yalnızca bir bitkinin değil, bir milletin de hikâyesini taşır. Binlerce yıl boyunca rüzgârın, yağmurun ve insan emeğinin yoğurduğu yerli tohumlar; bu coğrafyanın iklimine, toprağına ve insanına uyum sağlayarak bir hafıza oluşturmuştur. Ancak bugün, bu kadim hafızanın üzerine sessiz ve derin bir el dokunmaktadır: ithal tohumculuk.
Bu konu üzerine merakla eğilip araştırmaya başladığımda karşıma çıkan ilk gerçek şuydu: Tohum yalnızca tarımsal bir girdi değildir; o, nesiller boyu aktarılan genetik bir arşivdir. Anadolu’nun yerli buğdayı, domatesi, biberi; yalnızca soframıza gelen bir besin değil, geçmişten geleceğe taşınan biyolojik bir kimliktir. İthal tohumlar ise çoğu zaman bu kimliği dönüştürür, hatta silikleştirir. Hibrit ya da genetiği değiştirilmiş bu tohumlar, bir sonraki nesilde aynı özellikleri vermez; çiftçiyi her yıl yeniden satın almaya mecbur bırakır. Böylece üretici, toprağına değil, küresel pazarlara bağımlı hâle gelir.
Araştırmam derinleştikçe meselenin yalnızca ekonomik olmadığını açıkça gördüm. İthal tohumlarla birlikte genetik yapı da değişime uğramaktadır. Bu tohumların yaygınlaşması, yerli türlerle çapraz etkileşime girerek doğal gen akışını bozmakta, zamanla genetik mutasyonlara ve kalıcı değişimlere zemin hazırlamaktadır. Bu değişim yalnızca bitkilerle sınırlı değildir; o bitkilerle beslenen hayvanlar ve insanlar da bu zincirin bir parçasıdır. Yani mesele, soframızdan bedenimize, oradan da nesillerimize uzanan uzun bir etki alanına sahiptir.
Genetik çeşitlilik sessizce daralırken, tek tip ürün anlayışı doğanın dengesini tehdit etmektedir. Bir zamanlar aynı tarlada onlarca çeşit buğday yetişirken, bugün birkaç standart türün hâkimiyeti söz konusudur. Bu tek tipleşme, hastalıklara ve iklim değişikliklerine karşı kırılganlığı artırır. Doğa, tek sesi değil; çokluğu, uyumu ve çeşitliliği sever.
İthal tohumların en tehlikeli sonuçlarından biri de yerli genlerin geri dönüşsüz biçimde kaybolmasıdır. Bir kez ekilmeyen, saklanmayan ve çoğaltılmayan tohum yok olmakla kalmaz; onunla birlikte o toprağa özgü tat, koku, direnç ve hafıza da silinir. Bu durum, bir dilin unutulmasına benzer. Kelimeler sustuğunda nasıl düşünce fakirleşirse, genler kaybolduğunda da milletin biyolojik mirası zayıflar.
Bu büyük değişimin zararlı etkileriyle yüzleşirken şu soruyu sormadan edemiyorum: Kendi toprağımızda, kendi genlerimize neden yabancılaşıyoruz? Modern tarımın hız ve verim vaatleri, uzun vadede bizi köksüzleştiriyor olabilir mi? Bilim ve teknoloji elbette reddedilmemelidir; ancak yerli bilgiyle, yerli tohumla ve ahlaki sorumlulukla birlikte düşünülmediğinde, ilerleme adı altında derin bir kayıp yaşanır.
Sonuç olarak, ithal tohumculuk meselesi yalnızca tarımsal bir tercih değildir. Bu mesele; genetik bağımsızlığımızı, kültürel sürekliliğimizi ve gelecek nesillerin sağlığını ilgilendiren hayati bir konudur. Tohuma sahip çıkmak, geleceğe sahip çıkmaktır. Çünkü tohum, toprağa düşmeden önce geçmişi; filizlenirken bugünü; başak verdiğinde ise yarını anlatır. Eğer bu anlatıyı kaybedersek, geriye yalnızca ürün değil, kimlik de eksilir.
Vesselam.
Nevzat AKSOY
